Bugun...
SON DAKİKA

İBRADI’DA OSMANLI DÖNEMİNDEN TARİH DÜŞÜRÜLMÜŞ MEZAR TAŞI YAZITLARI

 Tarih: 02-06-2024 16:13:00  -   Güncelleme: 02-06-2024 16:41:00
MUSTAFA CANSIZ/ TARİH KÜLTÜR COĞRAFYA

İbradı mezarlıkları, Osmanlı döneminden günümüze gelebilmiş, ilçenin tarihine ve kültürüne tanıklık eden, eski yaşantıdan kanıtlar taşıyan, Antalya yöresindeki önemli tarihsel alanlarından biri. Buradaki taşların onuna ‘ebcet’le tarih düşürülmüş. Bu yazıda diğerlerine göre daha sanatlı ve içerikli bulduğumuz İbradı mezarlıklarındaki tarih düşürülmüş taşların çözümlemesini yapıyoruz.

Değişik zamanlarda, İbradı Merkez ‘Kadılar Mezarlığı’nı ve Ormana’daki mezarlıkları tarayarak, 1754 yılından 1926 Harf Devrimi’ne kadar, hatta birkaçı da sonraki yıllara ait olmak üzere, 76 Arap abecesiyle Türkçe (Osmanlıca) yazıtlı mezar taşı tespit ettik. Mezarlıklardaki taşları kendi içlerinde tarih sırasına koyduk. Bütün yazıtlı taşlara 1’den 176’ya kadar genel numara verdik. Yazının ara başlıklardaki ikinci sayılar, geneldeki sırayı gösterir. İncelediğimiz tarih düşürülmüş taşların tarih dizelerini belli olsun diye koyu yazdık. Nûrî, Kerîmî, Vehbî, Zârî, Hevâyî, Kemâhî ve ‘Hatîf’ tarih düşüren şairler. Bu adlardan yürüyerek şiirlerin İstanbul’da yazıldığını söyleyebiliyoruz. Üçünün şairi ise belirsiz, adını vermemiş. Şair diyorsak da kaynaklarda hiçbirinin adına rastlayamadık. Eski kültürde, bu konuda biraz medrese eğitimi almış, bu sanata ilgisi ve yeteneği olan biri tarih düşürebilirdi. Bunun için ille tanınmış bir şair olmak gerekmiyordu. İstemi olan ölü yakını, tarih düşürecek kişiye, giden hakkında kısaca bilgi verir, isteğini anlatırdı. İş bitiminde şaire bir ‘ağırlık’ verilmesi olasıydı. Marifetin iltifata bağlı olduğunu eskiler bilirdi. Bir kâğıda yazılan şiiri alan kişi, doğruca ‘kakmacıya (hakkak) gider, şiiri taşa işletirdi.

Taşların fotoğraflarının [1] altında Arap abecesiyle yazımını, basit yazı çevrimini ve günümüz Türkçesine aktarımını yapıp yorumladık. Aruzla ölçüsünü bulduk. Edebi sanatları gösterdik. Yazının sonuna metinlerde geçen sözcük ve tamlamaların anlamını içeren bir sözlük ekledik.

1/39. İbradı Kadılar Mezarlığı’nda Kimliği Belirsiz 


[1] 40 ve 81 Numaralı fotoğraflar Mustafa Kopara’a ait, kendisine teşekkür ediyorum.

                                                                                                                               

Hüve’l-hallâk  

(…)

Zemîn-i âsümân ağlar ėdüp ah ile [efgân]

(…)

Dėdi târîhini Nûrî nice bir hoş [kelâm]

Vėre bâkîlere hasretüƞ menâb rabbi yezdân

Fî 15 M [Muharrem] Sene 1268

[10 Kasım 1851]

 

Ölçüsü: Me fâ ‘i lün/fe ‘i lâ tün/me fâ ‘i lün/fe ‘i lün

(. - . -/. . - -/. - . -/. . -)

 

Nice bir hoş [kelâm]. Burası tarih tümcesi. Ebcette harflerin sayısal değerleri 1267. Gelgelelim bize 1268 gerekiyor. Tarih düşüren Nûrî, nice bir diye soruyor. İpucu veriyor. Biz de bir neci? diyoruz. ‘Bir’in sonuç için gerekli olduğunu anlıyoruz. 1267’ye ekliyor, gidiş tarihi olan 1268’e ulaşıyoruz. Köşeli ayraç içinde gösterdiğimiz ‘kelâm’ı nasıl bulduğumuza gelince… Taşta görünmüyor. Olduğu yer kırılmış. Elimizde Nice bir hoş var.  Değeri 1176.  Sonuca ulaşmak için bize 91 gerekiyor. Öyle bir sözcük bulmalıyız; ölçü için iki heceli olmalı, Nice bir hoş ile anlamsal uyum göstermeli, harflerinin sayısal değeri 91 olmalı. Bu özellikler ‘kelâm’da var. Aradığımız ‘kelâm’.

 

Taş yerinde değil. Üzerinde is izleri var. Ateşten etkilendiği belli. Mezarlıkta çıkan bir yangının ya da yakılan bir ateşin etkisiyle kenarları çatlayıp dağıldığı, yazılar bozulduğu için bütünü okunamayan dizeleri atladık.

 

2/40. Haşim-zade Ali Efendi Eşi, Mustafa Efendi Kızı Şerife Ayşe Hanım

 

      

Hüve’l-bâkî

Eşref-i kuzzâtdan eyvâh Hâşim-zâde kim

Zevce-i el-Hâcc ᶜAlî Efendi merd-i be-nâm

Nûş ėdüp câm-ı ecel ᶜukbâya rıhlet eyledi

Ol Şerîfe ᶜÂᵓîşe Hanım olup ᶜömri tamâm

Bulunup gurbetde oğlu kızı hasret gitdi ah

Rûh-ı pâkin rahmete gark eyleye rabbü’l-enâm

Mustafâ Efendiniƞ ol duhter-i pâkizesi

Gevher-i ᶜismetdi olsun meskeni dârü’s-selâm

Yazdı târîhin Kerîmî katre-i rahmet ile

ᶜÂᵓîşe Hanıma oldı kasr-ı ᶜukbâda makâm

Fâtiha fî Gurre-i M [Muharrem] Sene 1272

[13 Eylül 1855]

ᶜÂᵓîşe Hanıma oldı kasr-ı ᶜukbâda makâm. Bu dizedeki noktalı harflerle Kerîmî, tarih düşürmüş, buradaki noktalı harflerin sayısal değerini toplayıp 1272’yi buluyoruz, ‘gevher-i ᶜismet’ ve ‘katre-i rahmet’ tamlamalarını buna işaret sayabiliriz. ‘Gevher’ (elmas, inci) ve ‘katre’ (damla) noktalı harflerin noktalarını imliyor. Şiir gazel biçimiyle yazılmış, beş beyitten oluşuyor. İlk beytin dizeleri kendi arasında; sonraki beyitlerin ikinci dizesi ilk beyitle uyaklı.

     Ölçüsü: Fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lün (- . - -/- . - -/- . - -/- .-)

Gevher-i ismet: Arı elmas. Burada şair, Ayşe Hanım’ı arı elmasa benzeterek eğretileme/ödünçleme (açık istiare) sanatı yapıyor.

Şiirin günümüz söyleyişine aktarımı:

Saygın kadılardan ünlü Haşim-zade

Hacı Ali Efendi’nin eşi,

Ölüm tasından içip öbür dünyaya gitti,

Şerife Ayşe Hanım’ın ömrü bitti,

Oğlu kızı gurbetteydi, yazık onlara hasret gitti,

Temiz ruhunu bağışa gark eyleye yaratılmışların Tanrısı,

O, Mustafa Efendi’nin temiz kızı,

Katıksız bir cevherdi, yeri cennet olsun,

Yazdı tarihini Kerîmî, rahmet damlalarıyla,

Ayşe Hanım’a öbür dünyada cennet köşkü makam oldu.

3/60. Cinci Başı-zade Şeyh Muhammet

 

Hüve’l-ᶜazîz

Ser-ikrâr idi kuzâta bu zât muᶜaddelet-penâh

Perîşân ėtdi âhir bâd susar berg-i ᶜömrinv âh

Kemâlât ü serdde ol vahîdü’d-dehr idi el-hakk

Ne çâre irciᶜî emriyle ᶜadni eyledi mesvâh

Olup rûh-ı şerîfi sâgar-i kevser ile ihyâ

ᶜArûs-ı hûrîyân ile ėde meᵓvâyı meşk-gâh

Zebân-ı hâme-i Vehbî okur züvvâre târîhin

Cihândan geçdi yâ hû Şeyh Muhammed hû dėyüp nâgâh

Cinci Başı-zâdeniƞ rûhına fâtiha

Sene 1284 [1867-68]

 

 

Tarihi Vehbi düşürmüş. Cihândan geçdi yâ hû Şeyh Muhammed hû dėyüp nâgâh, diyor. Burası tarih dizesi, sayısal değeri 1284. Şiir gazel biçimiyle yazılmış. Dört beyitten oluşuyor.

 

Ölçüsü: Me fâ ‘î lün/me fâ ‘î lün/me fâ ‘î lün/me fâ ‘î lün (. - - -/. - - -/. - - -/. - - -)

 

Başlık örfi sarık. Genelde bu sarığı takanların; medrese hocaları, orta ve küçük dereceli kadılar, vakıflarda çalışanlar, derviş ve şeyhler olduğunu biliyoruz. ‘Cincibaşı’ sıfatı üzerinde durmak gerekiyor. Gözle görünmeyen ‘cin’, ‘peri’ gibi var olduklarına inanılan soyut varlıklarla uğraşan ve bu uğurda çıkar sağlayan kimselere eskiden halk kültüründe ‘cinci’ denirdi. ‘Cinci’lerin tarihte kimi padişahları dahi etkiledikleri bilinir. Safranbolu’daki Cinci Hanı’nı yaptıran, yetersiz bilgisine karşın insanları etkileme gücüyle Anadolu Kazaskerliğini kadar yükselen, padişah değişince 1648’de öldürülen Hüseyin Efendi buna örnektir. Buradan yola çıkarak Şeyh Muhammet’in ‘cinci’ olduğunu söyleyemeyiz. Bu ona yakıştırılmış bir sıfat olabilir. Şiire göre kararlarıyla örnek, adaletin sığınağı, güzel konuşan, saygın bir kadıdır.

 

Günümüz söyleyişine aktarımı:                                                  

 

Tanrı uludur

Kadıların kararında kılavuzdu adaletin sığınağı olan bu kişi

Dağıttı son rüzgâr, susar ömrün yaprağı vah

Olgunluk ve düzgün konuşmada devrinde tekti, gerçektir

Ne çare, ‘dön!’ buyruğu ile cenneti yurt eyledi

Kevser şarabı dolu kadehle soylu ruhu canlanacak

Hurilerle eğlenerek cenneti meşk yeri yapacak

Vehbi’nin kaleminin dili okur gelenlere tarihini

Cihandan geçti ey Tanrı’m, Şeyh Muhammet hu deyip ansızın

 

4/63. Mustafa Şükrü Efendi

 

Hüve’l-bâkî

Lâne-i tenden ėdince mürg-i rûh-ı per-küşâd

Dâne-i nârımın kim maᶜdûma îfâ eyledi

Ben değil kırklar dėdi Zârî bu mübrem târîhin

Mustafâ Şükrî Efendi ᶜazm-i ᶜukbâ eyledi

Hocası-zâde

Fî sene 1289

[1872-73]

 

Ölçüsü: Fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lün (- . - -/- . - -/- . - -/- .-) 

 

Zârî, Mustafâ Şükrî Efendi ᶜazm-i ᶜukbâ eyledi, dizesişle tarih düşürmüş. Bu dizenin ebcetteki sayısal değeri 1249, bir önceki dizede ‘kırklar’ diyordu, kırk eklememizi imliyordu, kırk ekleyip ölüm yılı 1289’u buluyoruz. Zârî sözcüğünün iki anlamda (tevriyeli), hem mahlas olarak hem de ‘ağlamaklı’ anlamıyla kullanıldığını söyleyebiliriz.

 

Mustafa Şükrü Efendi’nin başlığı da medrese hocalarının, orta ve küçük dereceli kadıların, vakıf çalışanlarının, derviş ve şeyhlerin takındığı örfî sarık.

 

Lâne-i tenden ėdince mürg-i rûh-ı per-küşâd/Dâne-i nârımın kim maᶜdûma îfâ eyledi.

Lâne-i ten: Beden yuvası. Şiire göre bedene ruh yuva yapıyor.

Dâne-i nâr: Nar tanesi. Dirilik. Nar tanesi, ruhu (ruh kuşunu) besleyen yaşamı simgeliyor.

Nar tanesiyle (dirilikle) bedene yuva yapan ruh kuşu besleniyor. Ruh kuşu, kanat açıp bedendeki yuvasından uçunca onu besleyen, ona gıda olan, diriliği sağlayan nar taneleri (yaşam enerjisi) de yok oluyor. Ölüm geliyor. Mitolojide nar; zenginliğin, ruhun ölmezliğinin, doğanın verimliliğinin, bolluğun simgesi olarak kabul ediliyor. Ayrıca evlilik bağını, yaşamı ve yeniden doğuşu simgelemek için de kullanılmıştır nar. Türk mitolojisinde, ölenlerin kuş donuna girerek uçup gittiği düşünülür, ‘Uçmak’a doğru. Bu dizede bu inanışın yansımasını görüyoruz.      

 

‘Kırklar’: Türk halk inancında kırk ermiş kişi. Bilinmeyen bir yerlerde yaşayan bu kırk kutlu kişinin dünyanın düzeninden sorumlu olduğu inancı vardır. Üstlerinde Yediler, onların da üstlerinde Üçler, onların da üstünde Hz. Ali bulunuyormuş. Halk öykülerinde, masallarda kırk sayısı sıkça geçer. Masal kahramanları mürüvvetlerine erince, kırk gün kırk gece düğün yapılır. Tekkelerde kırk gün çileye durulup erbain (kırk) çıkarılır. Yeni doğan çocuklar kırklanır. Ölenin kırkı çıkıncaya değin yas tutulur. Ben değil kırklar dėdi Zârî bu mübrem târîhin dizesinde kırklar inancına gönderme (telmih) yapılıyor.

        

5/64. Fatma Zehra Hanım

 

 

Ah mine’l-mevt

İrcaᶜî emrini semâᶜ eyleyüp

Rûhı ol dem terk ėtdi koşuben

Girye ile Hevâyî dėdi târîhini

Fâtıma Zehrâ Hanım göcdi bu fenâdan

Lillâhi’l-fâtiha

Fî Sene 1289

[1872-73]

 

İrcaᶜî emrini semâᶜ eyleyüp/Rûhı ol dem terk ėtdi koşuben: Dön buyruğunu duyunca ruhu, o an bu dünyadan ayrılıp koşarak gitti Tanrı katına. Eski Anadolu Türkçesinde -uben belirteç eylem eki, günümüzde yerine, -arak, -erek işletimde. Gitme eyleminin nasıl yapıldığını belirtiyor.

İrcaᶜî: ‘Dön!’, Kur’ân, Fecr suresi 28. ayetin başı.

Fenâ: Yok olma, yokluk, geçip gitme, dünya yaşama, ‘bekâ’nın tersi. Tasavvufta maddi varlıklardan sıyrılıp hakka ulaşma. ‘Bu fenâdan’ denilerek dünya yaşamı kastediliyor.

Lillâhi’l-fâtiha: Allah için fatiha. Mezar taşlarında ve yakarışlarda rastladığımız bir başka kalıp tamlama. Böyle denilerek gelenlerden, yatan kişi için fatiha suresi okunması isteniyor. Bilindiği gibi Fatiha Kur’an’ın ilk suresi, açış demek.

 

Fâtıma Zehrâ Hanım göcdi bu fenadan. Burası tarih dizesi, sayısal değeri 1284, 1289’u bulmak için 5 gerekiyor. Hevâyî, tarihini gizlemiş. Meraklısını uğraştırıyor. Girye ile Hevâyî dėdi târîhini. Tarihi ‘girye’ ile düşürmüştü. Ölene ağlayarak, göz yaşı dökerek tarih düşürmüş şair. ‘Girye’: Gözyaşı. Gözyaşı damlasının biçimi, eski sayıda beşe benzer, o halde gözyaşını, yani beşi de ekleyip 1289’u buluyoruz.

 

Hurma dalları, yaprakları, meyveleri de eski mezarlıklarda sıkça rastladığımız yanışlardan (motif). Hurma bilindiği üzere Arap çöllerini, Hicaz yönünü, Kâbe çevresini çağrıştırdığı için cenneti simgeler. Bu yanış taşa işlenerek cennete gitmesi umuluyor yatan kişinin. Hurmanın yanında balık da işlenmiş bu taşa. Balık Türk mitolojisinde, genel mitolojide olduğu gibi insanın yaratılışının, yeniden doğuşun, üremenin, bolluk ve bereketin simgesi olması yönüyle burada yeniden doğuşu, öbür dünyada dirilişi imliyor diyebiliriz.

 

6-78. Raşit Efendi-zade İzzet Efendi

 

 

Ah mine’l-mevt

Râşid Efendi-zâde ᶜİzzet Efendi âhir

ᶜUkbâya gitdi tutdı şehrâh-ı kıble-gâhı

Seksen yılı tecâvüz ėtmişdi ᶜömri lil-birr

ᶜİnd-i hüdâda mağfûr olmuş idi günâhı

Îmânından musallî hoş haslet ü keremdir

Bâb-ı ᶜitâ vü lutf fakr ehliniƞ penâhı

Lütf ile eyle zâta bir fâtiha hediyye

Makbûl-i dereke-hakk olsun duᶜâƞ Kemâhî

Fahr-i resîl şefîᶜî gufrân-ı hakk vėrdirsin

Olsun riyâz-ı rıdvân ᶜukbâda cümle-gâhı

Bir çıkdı zâtı gibi târîh-i fevti ᶜafv et

ᶜİzzet Efendi gitdi ᶜukbâya yâ ilâhî

Sene 1310 [1892-93]

 

Ölçüsü: Mef ‘û lü/fâ ‘i lâ tün/mef ‘û lü/fâ ‘i lâ tün (- - ./- . - -/- - ./- . - -)

 

ᶜUkbâya gitdi tutdı şehrâh-ı kıble-gâhı: Öbür dünyaya gitti, Kâbe yönünü tuttu diyor. İslam mitolojisinde, göğün yedince katında, tam Kâbe’nin üstünde yer alan Firdevs cennetinde, Beytü’l-Ma’mûr adında bir köşk olduğu düşünülür. ‘Bir’ çıkdı zâtı gibi târîh-i fevti ᶜafv et. ‘Bir’ tevriyeli, hem sayı hem denksiz, tek anlamında… Şair Kemâhî övünüyor, ‘Kendisi gibi, düşürdüğüm tarih de denksiz’ diyor. Son dize ebcette 1311, önceki dizede ‘bir çıktı’ diyordu, bir çıkınca, yani İzzet Efendi kendi gidince, tarih dizesinin sayısal değerinden biri çıkarıyor, ölüm tarihini buluyoruz: 1310. Çünkü o gitmiş, kendisi yok. Başlık 2. Abdülhamid dönemine uygun olarak Hamîdî fes biçiminde yapılmış.

Günümüz söyleyişine aktarımı:

Raşit Efendi-zade İzzet Efendi sonunda

Kâbe yönünü tuttu, öbür dünyaya gitti,

Yaşı sekseni geçmişti güzellikle, hayırla.

Tanrı yanında bağışlanmıştı günahı

İnançlı, namazında niyazında, güzel huylu, iyiliksever

İyilik ve verme kapısı, yoksulun sığınağı.

Tanrı katında kabul olsun duan Kemâhî

Peygamberlerin övüncü, aracı olup Tanrı’ya bağış verdirsin.

Öbür dünyada yeri sürekli cennet bahçeleri olsun.

‘Bir’ çıktı kendi gibi ‘ölüm tarihi’ de affet

İzzet Efendi gitti öbür dünyaya ey Tanrı’m.

 

7-81. Kadı Paşa Kızı, Necip Efendi Eşi Zübeyde Hanım

 

 

Ah mine’l-mevt

Eylesün rahmet Zübeyde Hanıma

Hazret-i mevlâ bi-nûr-ı Mustafâ

Gevherîn târîh ile Hâtif dėdi

Ravza-ı cennet mekân oldı aƞa

Kâdî Paşa kerîmesi Necîb Efendi haremi

Hanım-ı mûmâ ileyhümâ rûhına el-fâtiha

Sene 1313

[1895-96]

 

Gevherîn târîh: Ebcet hesabında noktalı harflerle düşürülen tarih. Böyle diyorsa da ‘gevherîn târîh’ değil, dizenin bütün harflerinin toplamıyla tam târîh düşürülmüş.

Hâtif: Bilinmezden haber veren melek. Tarih düşüren şair kendi adı yerine kullanıyor. Eski edebiyat tarih sanatında Hatif sıkça geçer. Şair kendi adını vermezse Hatif der, bilinmezden haber verin melekten duydum demek istiyor.

Ravza-ı cennet mekân oldı aƞa. Burası tarih dizesi. Sayısal değeri: 1313.

Başlık dışındaki ilk dört dizenin ölçüsü: Fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lün (- . - -/- . - -/- .-)

Kadın mezarlarında en çok gül, karanfil, lale ve sümbül görülür. Kadın bir çiçektir. Bu çiçekler kadını simgeler. Taşa işlenmiş çiçeklerin cennet bahçelerinden bir yere işaret ettiği düşünülür.

Zübeyde Hanım, Kadı Abdurrahman Paşa’nın kızı. Babasından sonra 87 yıl yaşmış. Bu durumda babasının idamında ya bebek ya da ana karnında kalmış denebilir.   

Kadı Abdurrahman Paşa’nın oğlu Müderris Seyit Mehmet Bey, siyasete karışmadığı halde, hakkında ölüm fermanı yokken, babasından sonra o da idam edilmiş. 12 Kasım 1808.

Kadı Abdurrahman Paşa’nın diğer oğlu Abdullah Paşa. Kapıcıbaşı ünvanlı, Rumeli beylerbeyi payeli, Alaiye (Alanya) sancak beyi, babası Abdurrahmân Paşa isyanları bastırmakla Rumeli’de görevliyken, babasının yerine Konya mütesellimi. Babasından sonra yerel rekabetten doğan düşmanlık duygusuyla kardeşiyle birlikte o da idam edilmiş. 12 Kasım 1808.

 

İbradılı Kadı Abdurrahman Paşa’nın bulunduğu görevler; İbradı âyânı, Kayseri kadısı, Bozkır madeni emini, Alanya mutasarrıfı, Nizam-ı Cedit askeri teşkilâtını bölgede kurmakla görevli Rumeli Beylerbeyi payeli Karaman (Konya) valisi, Nizam-ı Cedit ordusu başkomutanı, Anadolu valisi (Anadolu vilayeti: 19. Yüzyılın başında Muğla, Afyon, Ankara, Kastamonu içinde olmak üzere bu çizginin denizlere kadar olan batı kısmını içine alan bölge, merkezi Kütahya). Padişahın yetkilerini az da olsa ilk kez sınırlayan ‘Sened-i İttifak’a imza atan devrin ileri gelenlerinden. 2. Mahmut’un saltanatının ilk yıllarında, yeniçeri isyanından sonra isyancıların ısrarıyla hakkında ölüm fermanı çıkarıldı. İstanbul’dan kaçıp İbradı dağlarına sığındı. Yörenin egemenlerinden Manavgatlı Tugayoğulları ve Antalyalı Tekelioğulları ile arasındaki husumetin de etkisiyle tutunamadı, yakalanıp ölüm emri memleketi İbradı’da yerine getirildi. 10 Kasım 1808. Kesik başı İstanbul’a gönderildi. Topkapı Sarayı’nın ikinci kapısı yanında bulunan, idam edilen devlet adamlarının başlarının halka gösterildiği ‘ibret taşı’nda sergilendi [Uzunçarşılı, İ. H. s. 446].

 

8-91. Haşim Efendi-zade Rüşdü Efendi

 

 

Hüve’l-bâkî

İçmeyen dest-i ecelden şerbeti

Hâtıra asla getirmez rıhleti

Nefsini ölmezden evvel öldiren

Nûş ėder sahbâ-yı bezm-i vahdeti

Bitmeden sermâye-i ᶜömr-i ᶜazîz

Gel harîrdâr ol metâᶜ-ı tâᶜatı

Seviyy-i hakka gitdi bu târîhte

Kıldı yol Rüşdî Efendi cenneti

İbradı kasabası eşrâfından Hâşim

Efendi-zâde Rüşdî Efendi rûhına fâtiha

Sene 1322

[1904-1905]

 

Ölçüsü: Fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lün (- . - -/- . - -/- .-)

 

Başlıktaki örfi sarıktan Haşim Efendi-zade Rüşdü Efendi’nin de okumuş yazmış, kasabanın ileri gelenlerinden biri olduğunu anlıyoruz. Bunu açıkça yazıyor zaten, İbradı kasabası eşrâfından diyor. Eski kültürde halk, avam (sıradanlar) ve has (seçkinler) diye ikiye ayrılırdı. Avamın adı yoktu. Bu anlayışın yansıması olarak eski mezar kültüründe yazıtlı taşlar sıradan halk için değildi, seçkinler içindi. Burası seçkinlerin yerlendiği dolayısıyla yazılı taşların çok olduğu ayrıcalıklı bir mezarlık. Köylerde yazıtlı taşa rastlamamız sıra dışı bir durumdur. Köylerde sıradan halk yaşardı. Sıradan halkın mezarı ise iki taş arasında yazısız bir tümsecikti. Onlar da birkaç kuşak geçince, kimin olduğu unutulur, zamanla kaybolur giderdi. Doğal akış buydu. Yoksa yeryüzü bütün mezarlık olurdu.

Kıldı yol Rüşdî Efendi cenneti. Tarih dizesi burası, sayısal değeri: 1322.

 

9-104. İbradı Merkez Kadılar Mezarlığı’nın Akseki Yönünden Girişi Yolun Solundaki Küçük Bölümde Keşmir-zade Seyit Ali Azmi Efendi Oğlu Seyit Abdurrahman Nafiz

 

 

ᶜAdem iklîminden gelüp fenâ bezminde bir mürüvvet görmedim

Gark olup göllere ecel câmını nûş eyledim ah mihnetâ vâh mihnetâ

                                                                                                                                     Hayf tokuz yaşında mürg-i cânım per ü bâl ârzûlayup behişte                          

Emr-i rabbânî ile elvedâ cümleƞiz hoşça kalıƞ gider oldum ah firkatâ vâh firkatâ

Anam atam hısım kavim karındaşlar helal ėdüƞ hukukuƞuz

Yâ Muhammed tut elim ilet hazrete babam görmeden geldim ah hasretâ vâh hasretâ

Keşmir-zâde[1] es-Seyyid ᶜAlî ᶜAzmî Efendiniƞ mahdûmu es-Seyyid ᶜAbdurrahman Nâfize

Dîde-i eşkin niçün aydup dėr mi târîhin bâğ-ı gül-zâr ah zahmetâ vâh zahmetâ

                                                [Hicri: 1261/Miladi: 1845]

 

Şair, Bâğ-ı gül-zâr (gül bahçesinin gülü), tamlamasıyla tarih düşürmüş. Buranın ebcette sayısal değeri 1261. Genelde tarih sayı ile de yazılır. Burada yazılmamış. Dokuz yaşında göçtüğüne göre doğumu 1252 olmalı.

 

Şair, son dizede, yaşlı gözler niçin, konuşup der mi tarihin? diye kendine soruyor. Yanıtlayıp tarihi söylüyor: Bâğ-ı gül-zâr. Ah zahmet vah zahmet diye, 9 yaşında ölen çocuğa acıyor. Bâğ-ı gül-zâr tamlamasıyla ayrıca Seyit Abdurrahman Nafiz’i küçük olması yönüyle gül bahçesinin bağına benzeterek eğretileme (ödünçleme/açık istiare) yapıyor.

 

Yokluk ülkesinden geldim, geçici eğlence derneği olan dünyada bir iyilik görmedim. Erken yaşta gark olup göllere ecel tasından içtim. Ah dertlerim vah dertlerim. Tanrısal buyruk gelince, dokuz yaşında cenneti isteyip can kuşum kanatlandı. Hepiniz hoşça kalın. Gidiyorum, ah ayrılık vah ayrılık. Anam, atam, hısımlarım, kavim kardeşler, hakkınızı helal edin. Ey Muhammet elimden tut, Tanrı katına götür. Babamı göremeden geldim, ah özleyiş vah özleyiş…

 

10-154. Ormana’dan Ürünlü’ye (Unulla/Avnullah) Giderken Sağda Dedelik[

2] Mezarlığı’nda

Ali Zelilî Türbesi’nden Seyir Tepesi’ne (Onas) Giderken Yolun Solunda

Bedel-zâde Muhammet Efendi

 

[1] Osmanlı Devleti'nin son döneminde valilik ve bakanlık (nazır) yapmış bir devlet adamı olan Cemal Keşmir'in oğlu Eski Maliye Bakanlarından Halit Nazmi Keşmir (İbradı 1897-Ankara 1948) bu aileden. Halit Nazmi Keşmir, ünlü gurme Vedat Milor'un dedesi. Yeni harfli bazı taşlarda ailenin soyadı ‘Kişmir’ diye geçiyor.

[2] Mezarlığın adı burada bulunan yatır ‘Gaybi Dede’den geliyor.

 

Hüve’l-hallâkü’l-bâkî

Külli şeyᵓin hâlıkı sensin eyâ rabbü’l-rahîm

Rahmetî bahriƞden aslâ kesmedim zerre ümîd

Gerçi ᶜisyânım da çok lütfuƞ da çok yâ rabbenâ 

Bâr-gâh-ı rahmetiƞden eyleme beni baᶜîd

Ol şefâᶜat-kân Ahmed Mustafânıƞ ᶜaşkına

ᶜAfv ėdüp ᶜisyânımı hem tâliᶜim kıl sen saᶜîd

Yâ resûlu’llâh baƞa senden meded işfaᶜ lenâ

Çünki senden başka yokdur zâtına hîç müstenid

Her gören rahmetle yâd ėtsün dėdim târîh-i tâm

Rahmetu’llâhi ᶜaleynâ ve ᶜaleyküm bi’s-saᶜîd

Bedel-zâde Muhammed Efendiniƞ rûhiyçün fâtiha

Fî sene R [Receb] 1289

[Eylül-Ekim 1872]

 

Ölçüsü: Fâ ‘i lâ tün/fâ ‘i lâ tün/fâ ‘ilâ tün/fâ ‘i lün (- . - -/- . - -/-. - -/- .-)

 

Bedel: 1. Tutma, belirli bir süre için belirli bir gelir (ayni ve nakdi olabilir) karşılığı bir evde çalışan. Bu genellikle, çift sürme, mal gütme, su getirme gibi bir evin dışarı işleri olur. 2. Askerlikten muaf olmak için ödenen para.

 

Rahmetu’llâhi ᶜaleynâ ve ᶜaleyküm bi’s-saᶜîd: Tanrı’nın bağışı üstünüze ve üstümüze olsun öbür dünyasını hazırlamış kişi. Koyu harflerle yazdığımız bu dize tarih dizesi, üstteki dizede tam tarih düşürdüğünü söylemişti şair. Bu dizenin ebcette sayısal değeri 1289.

 

 

SÖZLÜK[1]

 

Adem iklimi: Yokluk ülkesi, tasavvufta kişi yokluktan gelip yokluğu gider, var olma, iki yokluk arasında bir olgudur.

Adn: Cennet katlarından biri.

Ah mine’l-mevt: Ah ölüm. Ölümden yakınma çığırışı olarak bu tamlama kalıbına da eski mezar taşlarında sıkça rastlarız.

Arûs-ı hûrîyân: Cennet kızlarıyla eğlenip düğün etme.

Azm-i ‘ukbâ: Ölüm, öteki dünyaya gidiş.

Ba’îd: Uzak.

Bâr-gâh-ı rahmet: Esirgenmenin bulunduğu yer, Tanrı katı.

Bezm: Meclis, dernek, eğlence meclisi.

Dârü’s-selâm: 1. Esenlik evi. 2. Cennet katlarından biri.

Eşrâf-ı kuzât: İleri gelen kadılar.

Fenâ bezmi: Geçici dünya.

Fenâ: Yokluk, yok olma, geçici, dünya yaşamı.

Gevher: Elmas, inci tanesi.

Gevher-i ‘ismet: Temiz elmas, arı elmas, günahsız kadın.

Harîrdâr: İpekçi. İpek gibi değerli ibadet ürünü topla diyor şair.

Hazret: Huzur, yan, kat, ön, saygı ifadesi.

Hû: 1. O, 2. Allah.

Hüve’l-hallâku’l-bâkî: Kalan yaratıcı Tanrı.

İklîm: Ülke, memleket.

İrciᶜî: ‘Dön!’, Kur’ân, Fecr suresi 28. ayetin başı. Bu sözcük de eski mezar taşlarında sıkça gördüğümüz kalp ifadelerdendir.

İşfa’lenâ: Bağış için aracılık dilerim.

Kaşmir: 1.  İnce, sık bir tür yün. 2. Bu yünden yapılmış kazak.

Kaşmirî: Kaşmir kazaklı.

Katre-i rahmet: Rahmet damlası.

Lâne-i ten: Ten yuvası, beden.

Me’vâ: Cennet katlarından biri.

Menâb: Vekil (‘naib’ten).

Merhûm: Rahmetli, esirgenmiş (ölmüş erkekler için söylenir).

Merhûme: Rahmetli, esirgenmiş (ölmüş kadınlar için söylenir).

Mesvâh: Mekân, yer, yurt.

Metâ-ı tâ’at: Tapınım malı, ibadet birikimi.

Mihnet: Sıkıntı, ezgi, bela, dert.

Mihnetâ: Ey keder, ey acı, ey gam.

Mu’addelet-penâh: Adaletin sığınağı, adaletin bulunduğu yer.

Mürg-i cân: Can kuşu, yaşam.

Mürüvvet: İyilik, yiğitlik.

Müstenid: 1. Kılavuzu olan, 2. Dayanan, güvenen.

Per ü bâl: Kol kanat.

Rıhlet: Göç, göçme, ölüm.

Sahbâ-yı bezm-i vahdet: Birlik meclisinin tası, kadehi.

Semâᶜ eyleyüp: Duyup.

Ser-ikrâr: Kararlarıyla örnek, kararlarıyla öncü.

Sermâye-i ‘ömr-i ‘azîz: Değerli ömrün anamalı, yaşam süresi, hayat.

Seviyy-i hakk: Hakkın birliği.

Şefâ’at: Birinin suçundan geçilmesi ya da bağışlanması için yapılan aracılık.

Şefâ’at-gân: Şefaatçi.

Şehrâh-ı kıble-gâh: Yönelinmesi (gidilmesi) kaçınılmaz yol.

Ukbâ: Öteki dünya, ahiret.

Zahmet: Sıkıntı, eziyet, güç, yorgunluk

Zebân-ı hâme-i Vehbî: Vehbi’nin kalem dili, Vehbi’nin kaleminden.

Zemîn-i âsümân: Gökyüzü.

Züvvâr (‘zâir’in çoğlu): Ziyaretçiler.

 

 

  Bu yazı 3062 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI